top of page

Bana ölümümü geri ver!

Murat Alat'ın unlimitedrag.com üzerinden yayınlanan Egzersizler isimli serisi insanın ölümle olan ilişkisini ve kapitalist sistemin bu ilişkiyi nasıl istismar ettiğini ele aldığı yazısıyla devam ediyor



Yazı: Murat Alat




Ölüm! İnsan evladının kutsanışı ve laneti! Derler ki, insan, diğer bütün var olanlardan gayrı ölümlü olduğunun bilgisini haiz oluşuyla bilince ermiş, insan olmuştur. Var olan her şey kendi varlığına kayıtsız var olup giderken insan günlerini bir gün var olmayacağının bilincinde doldurur. Havva ile Adem’i cennet bahçesinden yeryüzüne sürgüne gönderen bu bilgi hem insana insanlığını bahşeder hem de ona ömür boyu musallat olur. İnsanın yeryüzünde bütün yapıp ettikleri ölümlü olduğu bilgisi sayesinde olsa da, bütün bu yapılıp edilenler yine bu lanetli bilgiyle hesaplaşmak üzeredir.


İnsan yeryüzünde belirdiği ilk andan beri ölümlülük gerçeğiyle başa çıkmak için sayısız yol geliştirmiş olsa da, herhalde bu taktiklerin hiçbiri günümüzde dünyanın dört bir yanını sarmış olan Batı Medeniyeti’nin seçtiği yordam kadar acınası, bu yordam kadar zehirli olmasa gerek. Batı medeniyeti insanın başetmesi gereken tek hakikat olan ölümlülükle mücadele için en olmayacak şeyi yapıp insana insanlığını veren bu bilginin reddi üzerine kurulmuştur. Batı medeniyeti ölümü reddeder. Yüzyıllardır geliştiredurduğu tüm araçlarını ölümü belki bugün değil ama en kısa sürede yenmek üzere inşa eder. Bu zehirli medeniyetin biz insanlara vaat ettiği, şayet onun üzerimizdeki hakimiyetini kabul edersek günü geldiğinde ölüm denen illetten kurtulacağımızdır. Ve bu elbette büyük bir yalandır, zira ölüm olmazsa insan da olmaz.


Ölümle olan takınıtımız sadece bir düşünsel uğraş olsaydı elbette mazur görülebilirdi ama dünyaya şekil veren, yaşam enerjimizi örgütleyen, adına iktidar dediğimiz ve çağımızdaki sureti de kapitalizm olan sistem bizi tam olarak ölümle olan ilişkimizden yakalar. Kapitalizmin bitmek bilmez sermaye biriktirme arzusu bütün vahşetiyle ölümü galebe çalma gayretidir. Emekle açığa çıkan yaşamın önce paraya tahvil edilmesi ardından da artık değer olarak temellük edilmesi aslında ölümün dipsiz kuyusunun ağzının doldurulması arzusundan neşet eder. Ve biz emekçiler çalışarak kazandıklarımızı önce bugün kılıcını üzerimizde sallandıran ölümü defetmek için ama hemen ardından da yakın ve uzak gelecekte bekleyen makus talihimizden bizi kuratacağına seve seve inandığımız için sermayeye teslim ederiz. Kapitalizmle anlaşmamız bizi ölümden koruması içindir. Ve bu elbette suya yazılmış bir anlaşmadır.


Kapitalizmin anlaşması söylemeye bile gerek yok ki hilelidir. İnsanlığı ölümden korumak için icat edilmiş bu sistemin ta kendisi halihazırda dünya üzerindeki ölümlerin, sefaletin tamamının da müsebbibi değil mi? İşin aslı bu sistem o kadar acizdir ki seçili bir azınlığı bile koruyacak araçları geliştirememiştir. Ölüm ki, 21. yüzyılda sadece bireysel bir sorun olmaktan çıkmış ve kucağında bulunduğumuz ekolojik krizle tüm doğayı da ilgilendiren mutlak sona dönüşmüştür, aşikâr ki kapitalizm tarafından halledilemeyecek bir meseledir.


Peki ne yapmalı? Yok mu kapitalizmle yaptığımız, kanımızla imzaladığımız, dünyayı toptan ölüme sürükleyen bu anlaşmayı bozmanın bir yolu? Sanırım var ama bu yol anlaşmaya sebep olan ölüm korkumuzla yüzleşmemizi gerektiriyor. Kapitalizm bizi ölümden koruyacağı vaadiyle kandırdıysa ölümlülüğümüzün sorumluluğunu kendi üzerimize almak anlaşmayı fesh edecektir. Her birimiz bizleri dehşete salan ölümlülük fikriyle, dahası ölümün kendisiyle yüzleşip bu umacının etkisinden kurtulmalı, özgürlüğümüzü kazanmalıyız. Tekrar etmem gerekirse ölümün bilgisi insan evladı için sadece bir lanet değil aynı zamanda bizleri varoluşa açan bir kutsama bir imkân. Ama bunu nasıl yapacağız, bu imkânı nasıl kullanacağız? 


Öncelikle ölüm gibi tanımı nâmümkün bir kavramı beyhude tanımlamaya çabalayayım izninizle. Ölüm herhangi bir bütünün parçalarının çözülmesine verdiğimiz isim. Genelde canlı bedeninin bir daha geri dönüşü olmayacak raddede bütünlüğünü kaybettiği anı biz mutlak ölüm anı olarak mimlesek de aslında yaşam pek çok ufak parçanın mütemadiyen çözülmesinden ve yeniden birleşmesinden mütevellittir. Ölüm deneyimi sadece yaşamın ufku değil bizzat bir bileşenidir. Ölüm bir tehlike olarak yaşamın sonunda yuvalanmaz yaşamın bizzat kalbindedir. Bu çerçevede ele alındığında kapitalizm sadece insan ömrünün sonsuza dek uzatılmasıyla uğraşmaz, yaşamın içindeki ölümü de silmeye çalışır. Zaten işin aslı kudreti de ancak buna yeter. Ölümle aramıza bir hayal perdesi çeker ve bu perdeye bozulmadan, çürümeden, ölümden âzâde saf yaşamla dolu bir fantezi âlemi yansıtır. İşte tam da bu noktada kapitalizmin cenderesinden çıkmak için önce bu hayal perdesi yıkılmalıdır. Sanat modernizmden beri tam da bu işle iştigal eder. Sonsuz yaşama hayalini yaşamın bağrında bulunan ölüm gerçekliğiyle bozar. Sanat bir ölüm deneyimidir.


Sanat her ne kadar akıntıya karşı yüzmesiyle sanat olsa da tek başına kapitalizmi yıkmayı, insanları iktidarın prangalarından kurtarmayı beceremez. Kapitalizm sanatı da kurumsallaştırarak onun zehirini almanın yollarını geliştirmekte gecikmemiştir. Kapitalizmle baş etmek için her bir insanın Mefistofeles ile yaptığı anlaşmayı* bireysel olarak feshetmesi, kendi ölümlülüğünün sorumluluğunu kendi üzerine alması, ölüm deneyimini bizzat yaşaması gerekir. Her bir insanın bizzat sanatçı olması gerekir.


Ölüm deneyimi tabiri ilk başta korkutucu gelebilir elbette. Ama ölüm illa ki insan bedeninin parçalara ayrılması demek değil. “Seni ölümden koruyacağım” vaadine kanıp sermayeye devrettiğimiz emeğimizi, yaşam enerjimizi geri çekmek; korkularımızla yüzleşip güvenli bir hayat yerine bir nebze bile olsa daha güvensiz bir hayatı tercih etmek; belki dilimizi, kimliğimizi reddetmek, tuhaflaştırmak; kapitalizmin ölümlülüğe derman diye önümüze sunduğu envai çeşit metanın alıcısı olmamak ve hatta canımızı korumakla mükellef ceberrut devleti karşımıza alıp onun yasaklarını dinlemeden sokaklara çıkmak, kolluk kuvvetlerinin hedefi olmayı göze almak, itaatsiz olmak… Bunlar irisiyle ufağıyla insanın ölümünü geri almasının yollarından sadece bir çırpıda aklıma gelenler. Elbette kimisi çetin kimisi kolay olmak üzere daha pek çoğu bulunabilir, icat edilebilir. Ve anlaşma bir kere feshedilip ölüm her bir insanın kendi derdi olduğunda kapitalizm kendini ayakta tutabilecek enerjiyi de hasat edemeyecek, iktidarın mikro ağları çözülecektir. İşte tam da bu noktada belki ölüm korkusuyla kölece yaşamaktansa ölümlü olduğumuzu kabul ederek ölümün ne güzel bir kutsanış olduğunu fark edip özgürce yaşamayı becerebiliriz. Ve tam da varoluş karşısında en zayıf olduğumuz, kaos karşısında en korumasız olduğumuz anda belki sadece birbirimize değil tüm var olanlara  ihtimam göstererek yaşama kudretimizi daha önce hiç olmadığı kadar artırabilir, yaşamın tadını daha önce hiç olmadığı kadar çıkarabiliriz.



 

*Goethe'nin Faust adlı trajedisinde, ana karakter Dr. Faust, dünyadaki tüm bilgiyi öğrenmesine rağmen tatmin olamaz. Bu tatminsizliğini gidermek için Mefistofeles’le bir anlaşma yapar:

Mefistofeles, Faust’a bu dünyada istediği her şeyi verecektir: hazlar, bilgi, gençlik, aşk… Karşılığında ise Faust’un ruhunu ister. Ama hemen değil: Faust, eğer bir an gelir de “İşte bu an dursun, ne güzelsin!” derse, o zaman ruhu Mefistofeles’in olacaktır.

Bu anlaşma bir tür şartlı teslimiyet içerir: Faust dünyevi zevklerde kendini kaybedip anı ölümsüz kılmak isterse, ruhunu kaybedecektir.

All rights reserved. Unlimited Publications.

Meşrutiyet Caddesi No: 67 Kat: 1 Beyoğlu İstanbul Turkey

Follow us

  • Black Instagram Icon
bottom of page